Yükleniyor
Yükleniyor
Kadınları mı koruyalım, hayvanları mı, doğayı mı, çocukları mı derken son haftalarda yaşanan olaylar sebebiyle okulları korumakta da mutabık kaldık. Ama en çok ihtiyacımız olan aklımız. Önce onu bir koruyalım.
Şükrü Erbaş, bir kitabında şöyle diyor: “Bir çürümenin ortasında utancımıza tutunmuş iyi şeyler düşünerek yaşamaya çalışıyoruz.” Son yıllarda kendimi tam da bu sözün içine hapsolmuş gibi hissediyorum.
Her gün yeni bir olayla sarsılıyor, birkaç gün öfkeleniyor, üzülüyor, sonra başka bir felaketin haberini bekler gibi hayatımıza devam ediyoruz. Şimdi de endişe içinde okullarımızı konuşuyoruz. Ellerinde kalem, zihinlerinde hayaller olması gereken çocukların ellerinde silahlarla okula geldiği, arkadaşlarının ve öğretmenlerinin canına kastettiği bir dönemdeyiz. Belirli bir yaşa gelmiş herkesin şu günlerde daha sık dile getirdiği o klasik cümleyi kuruyoruz: “Nereye gidiyor bu gençlik?”
Bir çocuğun evidir okul. Okul kapılarına güvenlik görevlileri koymak, kameraları artırmak elbette önemlidir. Fakat okul kapısına koyacağımız hiçbir cihaz, bir çocuğun içindeki öfkeyi ölçemez. Her öğrencinin başına bir polis dikerek çocuklarımızın ruh dünyasında büyüyen sorunları ortadan kaldıramayız. Çünkü şiddet olayları çoğu zaman tetiğin çekildiği anda başlamaz; çok daha önce, kimsenin fark etmediği bir anda filizlenir ve büyür.
Geçmişle bugünü kıyasladığımda aklıma öğrencilik yıllarım geliyor. Okulumuzda bir yangın köşesi vardı. Kazma, kürek, balta gibi kesici ve yaralayıcı aletler duvarda hep asılı dururdu. Ulaşılabilir olmalarına rağmen kimsenin aklına bunları alıp bir başkasına zarar vermek gelmezdi. Maalesef bugün aynı köşenin var olduğunu düşündüğümde aklıma çok acı şeyler geliyor.
Burada gençleri yalnızca suçlayarak hiçbir yere varamayız. Bunun yerine onları yetiştiren sistemi sorgulamalıyız. Bu sistemin en önemli parçalarından biri şüphesiz ailedir. Çünkü çocukların ilk eğitimi okulda değil, evde başlar. Saygıyı, sevgiyi, öfkeyi yönetmeyi ve üslubu ailede öğrenirler. Sınırları da önce ailelerinde öğrenirler.
Bugün bazı aileler, “Biz yaşayamadık, çocuğumuz yaşasın. Biz çok ezildik, o ezilmesin.” düşüncesiyle çocuklarının önündeki bütün engelleri kaldırmaya çalışıyor. Oysa çocuklarımızın önündeki bütün taşları temizlemek yerine, o taşlara takıldıklarında yeniden yürümeyi öğretmeliyiz. Onları hayata hazırlamak zorundayız.
Bir diğer önemli mesele ise çocuklarımızı etkisi altına alan dijital dünya. Bugün çocuklarımızın ellerinden telefonlarını ya da tabletlerini aldığımızda gösterdikleri tepkiyi görünce ekranların hayatımızda ne kadar büyük bir yer kapladığını daha iyi anlıyoruz. Şiddetin sıradanlaştırıldığı ve bir eğlence unsuru olarak görüldüğü; kabadayılığın güç, mafyalığın ise kahramanlık gibi sunulduğu ve özendirildiği içeriklerin çocuklarımız üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Daha fazla izlenme uğruna şiddeti özendiren diziler ve çocukların kontrolsüzce erişebildiği dijital oyunlar konusunda daha ciddi ve hızlı adımlar atılmalı. Aileler bilinçlendirilmeli, sosyal medya platformlarının sorumluluğu artırılmalı ve çocukların dijital güvenliği sağlanmalı.
Yalnızca “ergenlik sorunu” diyerek geçiştirmenin artık mümkün olmadığı bu hassas konuda Millî Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin'in ve İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi'nin açıklamalarını yakından takip ediyorum. Evlerinde ruhsatlı silah bulunan ailelere yönelik “Silahlarınızı güvenli alanda muhafaza edin.” çağrıları önemli. Ancak alınacak önlemlerin yalnızca fiziksel güvenlikle sınırlı kalması son derece yetersiz.
Çünkü okul kapısındaki güvenlik görevlisi, bir çocuğun evindeki sessizliği duyamaz. Kameralar, bir gencin içindeki yalnızlığı kaydedemez. Mesele yalnızca okulları korumak değil, çocuklarımızı bu hale getiren sistemi sorgulamaktır.
Ve artık sorgulamanın zamanı gelmedi; çoktan geçti.
0 Yorum:
Yorum Bırakın