Yükleniyor
Yükleniyor
Sosyolog – Aile Danışmanı – Yazar,arkadaşım Arzu Sakızlı,ile toplumun sorunlarını konuşmaya devam ediyoruz...
Bir toplumun çöküşü her zaman ekonomik krizlerle, savaşlarla ya da büyük
felaketlerle başlamaz. Bazen çok daha sessiz, çok daha tehlikeli bir yerden
başlar: İnsanların birbirine duyduğu saygıyı kaybetmesinden.
Bugün sokakta, trafikte, ailede, okulda, iş hayatında ve sosyal medyada
giderek daha görünür hâle gelen bir sorunla karşı karşıyayız. İnsanlar artık
birbirini anlamak için değil, susturmak için konuşuyor. Farklı düşünene
tahammül azalıyor. Nezaket zayıflık, sabır acizlik, hoşgörü ise çoğu zaman
gereksiz bir fedakârlık olarak algılanıyor.
Peki, ne oldu bize?
Bir zamanlar toplumsal ilişkilerimizin temelinde bulunan utanma duygusunu,
vicdanı, edebi ve karşılıklı saygıyı ne zaman değersizleştirdik?
Üstelik bunu modernleşmek adına mı yaptık?
Modernleşmekle medenileşmeyi, özgürleşmekle sorumsuzlaşmayı,
bireyselleşmekle bencilleşmeyi birbirine karıştıran bir toplumun geleceği nasıl
şekillenir?
Kültür yalnızca geleneksel kıyafetler, yemekler, türküler ya da bayramlardan
ibaret değildir. Kültür, bir toplumun birlikte yaşama ahlakıdır. Bir başkasının
hakkını kendi hakkı kadar önemseyebilme becerisidir. Kendinden güçsüz
olana nasıl davrandığındır. Kimse görmediğinde bile doğru olanı yapabilmektir.
Elbette geçmişimizin her değeri kusursuz değildi. Gelenek adı altında
sürdürülmüş eşitsizlikleri, baskıları ve haksızlıkları da sorgulamak zorundayız.
Çünkü kültürel gelişim, geçmişin tamamına teslim olmak değil, insana yakışan
değerleri geleceğe taşıyabilmektir.
Ancak bugün sorgulamamız gereken başka bir gerçek var: Geçmişin
yanlışlarını terk ederken doğrularını da mı kaybettik?
Toplum biliminde güven, dayanışma ve ortak değerler toplumsal yaşamın
temel unsurlarıdır. İnsanlar birbirine güvenmediğinde yalnızca bireysel ilişkiler
bozulmaz; toplumu bir arada tutan görünmez bağlar da zayıflar.
Saygının olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde aidiyet, aidiyetin
olmadığı yerde ise ortak bir gelecek inşa etmek giderek zorlaşır.
Bunun sonuçlarını yalnızca bugünün ilişkilerinde değil, yarının insanında
göreceğiz.
Çocuklarımıza başarıyı öğretiyoruz ama erdemi ne kadar öğretebiliyoruz?
Kendilerini ifade etmelerini istiyoruz ama başkalarını dinlemeyi ne kadar
öğretiyoruz? Haklarını savunmalarını öğütlüyoruz ama başkalarının haklarına
saygı duymayı ne kadar hatırlatıyoruz?
Çünkü çocuklar söylediklerimizden çok yaşattıklarımızı öğrenir.
Evde öfkenin iletişim biçimi olduğu, sokakta güçlünün haklı sayıldığı, sosyal
medyada aşağılamanın alkış topladığı bir dünyada büyüyen çocuklardan nasıl
bir toplumsal bilinç bekliyoruz?
Bugün normalleştirdiğimiz her kabalık, yarının toplumsal davranış kalıplarına
dönüşme potansiyeli taşıyor.
Ve asıl tehlike de burada başlıyor.
Bir toplum kötülüğe yalnızca kötüler çoğaldığında değil, iyiler yanlış olanı
sıradan görmeye başladığında da teslim olur.Saygısızlığın olağanlaştığı bir toplumda insanlar giderek birbirinden uzaklaşır.
Güven ilişkileri zedelenir. Ortak yaşam alanları çatışma alanlarına dönüşür.
İnsanlar hak aramak yerine güç gösterisine, konuşmak yerine saldırganlığa
yönelebilir.
Böylesi bir toplumsal iklimde yalnızlık artabilir, kutuplaşma derinleşebilir,
kurumlara duyulan güven aşınabilir. Herkesin yalnızca kendi çıkarını
korumaya çalıştığı bir düzende toplumsal dayanışma da giderek kırılganlaşır.
Oysa medeniyet, yüksek binalarla, gelişmiş teknolojiyle ya da ekonomik
büyüklükle tek başına ölçülemez.
Bir toplumun gerçek gelişmişlik düzeyi, en savunmasız bireyine gösterdiği
saygıda saklıdır.
Yaşlısına, çocuğuna, kadınına, emekçisine, kendisi gibi düşünmeyene nasıl
davrandığıdır asıl mesele.
Saygı, korkuya dayalı itaat değildir. Yaşa, makama veya güce koşulsuz boyun
eğmek hiç değildir. Saygı, karşımızdaki insanın bizden farklı olsa bile onurlu
bir yaşam sürme hakkını kabul etmektir.
Bu nedenle ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değil; geçmişten taşıdığımız
insani değerleri çağın özgürlükleriyle ve eleştirel düşünceyle yeniden
buluşturmaktır.
Çünkü kültürünü kaybeden toplum yalnızca geçmişiyle bağını koparmaz.
Geleceğine hangi değerleri miras bırakacağını da belirsizleştirir.
Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağımızı konuşurken, o dünyaya nasıl
insanlar yetiştirdiğimizi neden yeterince sorgulamıyoruz?
Unutmayalım:
Bir toplumun geleceğini yalnızca yetiştirdiği başarılı insanlar değil, yetiştirdiği
vicdanlı insanlar da belirler.
Çünkü bilgi insanı güçlü kılabilir; ama o gücün insanlığa hizmet edip
etmeyeceğini belirleyen şey, karakteridir.
Ve bir toplum karakterini kaybetmeye başladığında, kaybettiği yalnızca kültürü
değil, birlikte yaşayabilme yeteneğidir.
0 Yorum:
Yorum Bırakın