• BIST 90.529
  • Altın 213,679
  • Dolar 5,3738
  • Euro 6,0725
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara 6 °C

SUİZAN NEDEN TEHLİKELİDİR?

Serdar  Kayhan

Suizan nedir?

CEVAP
Suizan, birinin kötü bir iş yaptığını zannetmektir. Kalbe gelen kötü düşünce, o hâliyle suizan olmaz. Kalbin o tarafa kayması suizan olur. Mesela birinin altında pahalı bir araba görünce, (acaba bu arabayı yolsuzlukla almış olabilir mi) diye sadece düşünmek suizan olmaz. Ama (muhtemelen almış olabilir) diye zannetmek suizan olur.

Toplumu çürüten ve fitneyi körükleyen suizandır. Zira yaptığımız suizanın yüzde biri dahi isabetli olsa onun yıkımı telafi edilemez. Zanda delil yok kanaat vardır. Tarihten bugüne kadar milyonlarca kanaatin boş çıktığını biliyoruz. Suizannın dedikoduyu ,dedikodunun ise pek çok musibetin kaynağı olduğunu iyi biliyoruz. Nice yuvalar bir sözle yıkılmış nice cinayetler bir dedikodu ile işlenmiştir.

Şöyle düşünün bir mahallede hırsız var sürekli hırsızlık yapıyor. Bir gün yine birinin evi soyulsa o hırsızdan şüphelenmek ve kesin o almaştır demek suizandır. Nereden biliyoruz başkasının çalmadığını, belki zaten o hırsızın adı çıktığı için sadece onu suçlayacaklar düşüncesi ile başkası da hırsızlık yapmış olabilir.

Hepimizin hayatında buna benzer örnekler vardır hepimiz zannın faili ve mağduru olmuşuzdur. Önemli olan bundan sonra zanna dikkatle yaklaşmak ve suizannı hüsnü zanna çevirmektir. İnsan herkesi kendi gibi bilirmiş. Çok yalan söyleyen hereksi yalancı zanneder. Müşteriyi kandıran esnaf tüm esnafı böyle bilir. Bu öyle bir yıkımdır ki toplumları bir daha dirlik kuramayacak şekilde yıkar ve çürütür.

Oysaki bir suçu ortaya çıkaracak olan mahkemedir mahkemenin bile çözemediği olaylar varken biz nasıl bir insanı hırsız, katil, cani diye suçlayabiliriz.


İsimsiz şikayetler de bizim devlet bürokrasisinde çok yaygındır maksat herkesi zan altında bırakmaktır. Adam şayet cesareti varsa ismiyle şikayet eder . Ancak burada devletin de hatası vardır. İsmini ortaya koymadan yapılacak şikayetler çok hayati bir önem arz etmediği sürece işleme koymamak gerek. Neden?

Çünkü onun götürüsü getirisinden çok fazladır. Zira böylelikle biz iftiraya ve karalamaya kayıp açmış oluruz da ondan..

Hakkında suizan bulunduğumuz kişi bunu öğrendiğinde onun dostluğu ortadan kalkar ve husumet gütmeye başlar. Toplumda herkes böylelikle bir kişi ile husumet gütmüş olsa toplumun temel dinamikleri çatırdar. Bir kişi hakkında bize söylenen söze inanarak ona tavır almak suizanın en alasıdır.. Oysaki onunla yüzleşmek ve hakikati ondan öğrenmek en güzeli olsa gerek. Yüzleşmek belki onun kötü huyunu düzeltmesine vesile olacak. Yahut onun hakkında kötü düşüncenin önce geçecektir. Bir devleti ayakta tutan toplumun birbirine olan güvenidir , erdem kaybolduğu için insanlar birbirine artık güvenmiyor. Dünyada birbirine en az güvenen millet grubu içindeyiz % 17 ....acı bir tablo...

Suizannı önlemek önce kendimizi sonra toplumu güvenceye alır. Bir iftira ile nice genç kızın hayalleri yıkılıp intihara sürüklenmiştir.

Unutmayalım ki gören yanlış görmüş olabilir duyan yanlış duymuş olabilir, insan simaları karıştırabilir ve insan birine benzetmiş olabilir veya olay hiç akla hayale gelmeyen bir tarzda cereyan etmiş olabilir. Güzel düşünmek ve hayra yormak bizi her zaman selamete ulaştırır.

Yazıyı güzel bir hikaye ile kapatalım.

Sultan Murad Han o gün bir hoştu. Telaşlı görünmekteydi. Neşeli deseniz değil; üzüntülü deseniz hiç değil. İçinden çıkılmaz bir ıstırap kaplamıştı yüzünü .

   Sadrazam Siyavuş Paşa:

–  Hayrola hünkarım, canınızı sıkan bir şey mi ola? diye sormaktan kendini alamadı.

   Bu soru Sultana bir kurtuluş gibi geldi ve içini dökmek istedi sırdaşına:

– Akşam garip bir rüya gördüm lala.

– Hayırdır inşallah Sultanım!…

– Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.

– Nasıl yani?!…

– Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

   Ve iki molla kılığında çıktılar yola. Padişah hâlâ gördüğü rüyanın etkisi altındaydı ve gideceği yeri iyi bilmekteydi. Seri, kararlı adımlarla Bayezit’e çıktı, sonra Vefa’ya döndü. Zeyrek’ten aşağılara salındı. Unkapanı civarında soluklanıp; etrafına dikkatle bakındı. Sanki bir adres, bir kişi arıyor gibiydi. İşte tam o sırada yerde yatan bir adam gözlerine çarptı. Yaklaştılar, baktılar ki adam dünyadan geçmiş. Kimsenin ilgilendiği yok. Sanki orada biri yatmıyor. Üzerinde sonbahar yapraklan savrulmakta. Nabzını yokladılar; ama nafile, nabız atmıyor.

Sordular halka:

-Kimdir bu?

– Aman molla hiç bulaşma buna, dedi ahali. Ayyaşın, sarhoşun biri. Kırk yıllık komşumuz… Ne menem biri olduğunu bildiğimizden biz bulaşmak istemeyiz.

   Bir başkası anlatmaya başladı hemen:

– Biliyor musunuz, dedi, aslında iyi sanatkârdır.

   Azaplar çarşısında çalışırdı. Nalının en iyisi yapardı. Ancak kazandığı her kuruşu içkiye, fuhuşa harcadı ömrü boyunca. Hem şişe şişe şarap taşıdı evine; hem de nerede bir mimli kadın varsa, taktı peşine, yazık etti değerli ömrüne.

   Hele yaşlıca bir adam çok öfkeliydi:

– İsterseniz sorun komşularına, dedi. Sorun bakalım onu bir kez olsun bir cemaatte gören olmuş mu ?!..

   Hasılı, dönüp ardını gitti mahalleli. Bizim tebdili kıyafet mollalar kaldılar mı. ortada? Tam Sadrazam da toparlanmak üzereydi ki sultan, kesti yolunu:

– Nereye lala!?

– Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

   Sultan kızdı:

–  Millet bu, çeker gider; ama biz gidemeyiz. Bu ahalinin çobanı biziz, şöyle veya böyle onlar bizim te­baamız. Demini tamamlamamız gerek.

– İyi ya hünkarım, saraydan birkaç hoca yollarız, böylece vebalinden de kurtulursunuz.

– Olmaz!… Rüyamızın sun çözülmedi ki daha.

– Peki ne yapmamamız emir buyurulur?

– Mollalığa devam. Na’şını kaldırmalıyız bu zatın en azından.

– Aman sultanım, nasıl kaldırırız biz?

-Basbayağı kaldırırız işte.

-Yapmayınız, etmeyiniz hünkarım; bunun yıkanması, paklanması var; kefenlenmesi, gömülmesi var.

– Merak etme lala, ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

–  Şurada bir mahalle mescidi var…

   Birlikte cenazeyi yüklendiler ve camie geldiler. Siyavuş Paşa, sağa sola koşturdu önce. Kefen, tabut buldu. Padişah bakır kazanları ocağa vurdu. Usûl ve erkanınca bir güzel yıkadılar ki na’ş ayan beyan güzelleşti sanki. Ayın on dördü gibi parlamaktaydı yüzü. Çehresi şakilere hiç benzemiyordu, hem manâlı bir tebessüm okunuyordu dudaklarında. Hünkarın kanı ısınmıştı o anda bu adamcığa. Meçhul nalıncıyı kefenleyip, tabutlayıp yatırdılar musallaya. Ama namaz vaktine de bir hayli vardı daha. O arada Siyavuş Paşa sıkıntı içinde yaklaştı:

– Hünkarım, dedi yanlış yapıyoruz galiba.

– Nasıl yani lala?!

– Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki ailesinden birileri vardır, hanımı mesela, yahut yetimleri.

– Doğru, öyle ya. Sen bekle başını, ben mahalleyi bir dolanıp geleyim. Bakalım kimsesini bulabilir miyiz?!..

   Sadrazam Kur’an okumasına devam ede dursun, hünkar koştu, garip maceranın başladığı noktaya geri döndü. Sorup soruşturdu ve nalıncının evini buldu.

   Kapıyı yaşlıca bir kadın açmıştı. Olayı metanetle dinledi ve sanki vefatın bu türlüsünü bekler gibi.

– Hakkını helal et evladım, dedi. Belli ki çok yorulmuşsun. Allah senden razı olsun. Garibimi yerde bırakmadın demek. Hakkını helal eyle.

   Sonra üzgün, yıkılmış halde, eşiğe çöktü hanımcık; ellerini yumruk yapıp şakaklarına dayadı. Gözleri kısıldı yalnızca, eski hatıralara daldı gitti bir zaman. Silkinip çıktığında zamanın dehlizinden,

– Biliyor musun oğul, diye dertli dertli anlatı. Bizim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar, gücünü tüketir, emeğini harcardı… Ama birinin elinde şarap şişesi görmeye görsün. Elindeki avucundakini verip satın alırdı. Sonra getirip dökerdi hepsini. Niye!? Ümmet-i Muhammed’in kursağından haram geçmesin, günaha girmesinler diye.

– Hayret!..

– Sonra malum kadınların ücretlerini öder, getirirdi bu eve “Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım derdi, öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek. O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım o zavallı düşkünlere saatlerce. İlmihal, Huccetül-islam okurdum onlara.

– Bak sen!.. Millet ne sanıyor halbuki.

–  Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir İmamın arkasında durmalı ki, insan tekbir alırken Kabe’yi görmeli, derdi.’

– Öyle imam var mı ki şimdi?

– İste bu yüzden Nisancı’ya Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün, “Bak a efendi, dedim. Sen böyle yapıyorsun; ama komşular seni kötü belleyecek. Namazsız niyazsız zannedecek. Cenazen ortada kalacak hafazanallah!..”

-Doğru, öyle ya!..

– Ama o, kimseye zararım olmasın diye, mezarını bile kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim, İş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?!..

– Peki o ne dedi?

– Önce uzun uzun güldü. Sonra elinin tersini, fani dünyayı boşlar gibi salladı ve:

   “Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?!..”

Bu yazı toplam 22449 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Erte Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 222 12 90 | Faks : 0352 222 12 94 | Haber Scripti: CM Bilişim