• BIST 99.835
  • Altın 243,334
  • Dolar 5,7445
  • Euro 6,4830
  • İstanbul 14 °C
  • Ankara 14 °C

BİR KOCA SULTAN GELDİ GEÇTİ BU DİYARDAN

Tugçe Merve Elmacı

Yavuzun ellerinde ağır bir yük;

“Haydi bismillah!” derken; ağırlığı seksen okkadan fazla bir taşı kucaklayıp kaldırıyor ve bir yandan da düşünüyordu. Bu taş omuzlarındaki yüke göre çok daha hafifti belkide. Sabahın soğuk serinliğinde 20. kez taşı aynı yerine koyarken, teninden çıkan dumanlar tıpkı bir kazanı andırıyor, güçlü ve heybetli görünmenin altında bir o kadar da mahzun ve belki de yalnızlığını düşünüyordu. Daha çok asılırken koca koca taşlara kendisinin zayıf olarak algılanmasına tahammülü asla olmaması belki de içindeki o kalbinin yumuşaklığını görmemeleri içindi.

Hayatı gereğinden fazla ciddiye aldığı, devlet işlerinden başka hiçbir şey düşünmediğinden dolayı sorumluluk belkide en başta kendisini çok yıpratmıştı.

Koca Devlet-i Aliyye;

Yavuzun omuzlarında ağır bir yük…

Düşünüyor düşünüyordu.

Artık hayati kararı vermesi lazımdı;

 

Memlüklü devleti çoktan bozulmaya yüz tutmuştu. Peygamber hükmüne ve şeriata düşmanlık eden ehli beyt’i tanımayan Şah İsmail ile hareket etmeye başlamıştı. Şah İsmail ile güçlerini birleştirerek ortak bir savunma hattıyla Anadolu’nun içlerine kadar Osmanlı’yı atmayı düşünüyorlardı. Safavilere verdikleri destek sonucu nice Müslüman kanı dökülmüş, küfre destek olmuşlardı. Yavuz’un amacı ehli sünnetin bekasının mücadelesiydi. Kişisel çıkarlarını asla düşünmeyen sadece Devlet-i Aliyye’nin bekası için yaşayan büyük sultan sefere çıkma konusunda hala endişeliydi.

Karşısına aldığı hem Türk hem de müslüman bir devletti. Moğol ateşi her yeri kasıp kavururken, ataları Kutuz ve Baybars’ın Moğolların önüne çelikten set çekerek İslam alemini büyük kabustan kurtaran; Suriye, Filistin, Arabistan yarımadası, Mısır ve kuzey Afrika’nın doğusuna hakim, kutsal toprakların sahipleri, halifelik makamının temsilcileriydi.

Onlara kılıç çekmek Allah’ın gazabına sebep olur muydu? Büyük sultan Baybars’a mahkeme-i Kübra’da ne derdi?

Sabaha kadar uyku girmemişti gözüne. Hem sırdaşı hem arkadaşı Hasan Can, odasına girdiğinde O’nu sabahın kör aydınlığında her zaman ki gibi kitap okurken buldu.

Sıkıntılı bir sesle Hasan Can’a;

“Evlat nerde kaldın? Dün gece herhangi bir rüya gördün mü?”

Hasan Can biraz düşündükten sonra;

“Rüya gördüğümü hatırlamıyorum efendimiz. Hayırdır sultanım ne oldu?”

Elindeki kitabı masanın üzerine koyduktan sonra gözlüklerini çıkardı, derin bir iç çekerek;

“Dün gece rüyamda manevi meclise davet edilmiştim. Seferin uygun olup olmadığını sorunca o heyettekiler Hasan’a sor dediler. Sen de rüya görmedim diyorsun, tuhaf; biraz daha düşün bakalım” diyerek gözlüğünü tekrar takıp kitaplarına daldı.

Hasan Can dalgın bir şekilde sultanın huzurundan ayrılırken Topkapı sarayındaki Enderun ile birun avlusunu boydan boya geçti. Babüssaade kapısına vardı. Orada oturan akağalardan Hasan Ağa’ya gözleri ilişti. Herzaman ki neşeli halinden uzaktı. Son derece yorgun ve düşünceliydi.

“Hayırdır Hasan ağa. Bir hal vardır sende?”

Bir süre cevap vermedi Hasan ağa. Sonra sakalını sıvazlayarak;

“Seher vakti öyle bir rüya gördüm ki hayır mı şer mi bilemedim”

Bunu duyan Hasan Can çok heyecanlandı.

“Aman rüya mı gördün? O halde düş peşime”

Hemen sultan Selim hanın yanına gittiler.

“Sultanım soracağınız kişi ben Hasan kulunuz değil bu Hasan kulunuzdur”

Yavuz Sultan Selim Han yerinden doğrularak;

“Anlat efendi” dedi.“Durma hele!”

 

“Hünkarım gece Kuran-ı Kerim okurken bir ara içim geçmiş, kendimi bir anda seferde otağ-ı hümayünün önünde nöbet tutarken buldum, sonra birden elleri nefti sancaklı dört atlı peyda oldu. Süratle üzerime doğru geldiler. Bembeyaz elbiseleri, ışık saçan yüzleri sanki heryeri aydınlatıyordu. Kimsiniz diye soracaktım ki atların toynaklarının yere basmadığını görünce soluğum kesildi. İçlerinden biri;

Biz Serveri Kainat’ın ashabındanız. Ben hz Ebubekir, yanımdakiler hz Ömer, hz Osman ve hz Ali. Efendimiz, Selim han’a selam söyledi. Ve buyurdu ki, Haremeyn’in hizmeti kendilerine verildi. Bizler sefer için hazırlandık. Daha siz hazırlanmadınız mı?”

Bunları söylerken Hasan ağa’nın alnından boncuk boncuk inen terler gözyaşlarına karışmıştı.

Yavuz Sultan Selim Han, başı önünde dinledikten sonra Hasan Can’a dönerek;

“Bilir misin Hasan Can” dedi. “Biz emir gelmeden hareket etmeyiz. İşte beklediğimiz haber gelmiştir.

Dedelerimiz evliyadanmış haber direkt onlara bildirilirmiş biz onlara benzeyemedik” derken koca sultanın gözleri dolmuştu. Ülkesinin adı Osmanlı ülkesi değil, Memalik-i İslamiye idi,

Hükümdarının adı Padişah-ı İslam’dı,

Ordusunun adı Asakir-i İslam’dı,

Din adamının adı Şeyhülislamdı…

 

Mısır seferine çıktıklarında şeyhülislamın atının ayağından sıçrayan çamur, kaftanına gelince;

“Ulemanın atının ayağından çıkan çamur bizim süsümüzdür” diyerek sandukasının üstüne örtülmesini vasiyet eden hürmetli Sultan Selim han;

Çaldıran zaferi sonucu “fanilerin alkışları, zafer takları ve iltifatları bizi mağrur edip yere sermesin” diyerek İstanbul’a gece giren, alçakgönüllü Sultan Selim han,

Osmanlı sınırlarını 5.200.000 km2 ye çıkaran, sadece niyeti ‘rıza-i ilahi olan; kul Sultan Selim Han,

Otağında can verirken sadık dostu Hasan Can “Artık Allah’la olma vaktidir” sözü üstüne

“Ya sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin” diyen alim Sultan Selim Han…

Dünya’yı kafasında taşıyan gaye adamı, şair bir yürek, 8 yılda 400 yıla soluk aldıran büyük halife…

 

“Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş,

Bir veliye bende olmak cümleden a’la imiş”

                                                          Yavuz Sultan Selim

 

 

 

www.tugcemerveelmaci.com

İnstagram: t.mervelmaci

Facebook: Tuğçe Merve Elmacı

 

Bu yazı toplam 4718 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Erte Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0352 222 12 90 | Faks : 0352 222 12 94 | Haber Scripti: CM Bilişim